Cemre Buğra Ün İle "Evcilleştirme / Taming" Performansı Üzerine Söyleşi
Pınar Arabacı: Saye Kollektif'in Aile Teması Sergisi’nin “Yemeğe Geliyor musun?” etkinlikleri kapsamında “Evcilleştirme/Taming” performansını sahneledin. Bize biraz sürecin başlangıcından söz eder misin? Onlar mı senden bunu talep etti? Sen mi onlara gittin?
Cemre Buğra Ün: Bu proje zamansal bir denk geliş vesilesiyle doğdu diyebilirim. Benim aklımda bir süredir dolanan bazı malzemeleri çimlendirme fikri vardı. Bunun için evde birtakım objeler ve nesleler biriktiriyordum. Planım bir ev teması üzerinden, kendi evimde bir video art denemesi yapmaktı. Yani bunları yetiştirmeyi bir süredir planlıyordum. Sadece uygun bir zaman bulmam gerekiyordu. Çünkü biliyorsun bu tohumları yeşillendirmek belli bir zaman alıyor. Onları bekletiyordum. Benim kafam buralarda dolaşırken Saye’nin açık çağrısını gördüm. Benim üzerine düşündüğüm ev temasıyla aile teması zaten çok paralel olduğu için çağrıyı gördüğümde buraya göre bir şey yapabilirim diye düşündüm. Vakit de epey azdı. Hızlıca bir dosya oluşturdum ve başvuruda bulundum.
Pınar Arabacı: Bu performansın tasarım sürecini baştan sona sen mi kurdun?
Cemre Buğra Ün: Mekânın seçilmesine birlikte karar verdik. Onun dışında bu projenin tüm aşamalarını baştan sona ben tasarladım diyebilirim. Elimde zaten bir telefon ve bir lambader vardı; bunları bir halıyla taçlandırmayı en başından beri düşünüyordum. Hatta yatak ve koltuk da ilk fikirlerimin içindeydi. Fakat hem Saye’nin alanları buna müsait olmadığı için hem de mevsimsel olarak biz işi dışarı taşıyamadığımız için yatak gibi büyük parçalar sonraki işime kaldı.
Cemre Buğra
Ün: Herhangi
bir dramatik metinden ya da oyundan ilham almadım; benim için asıl çıkış
noktası, bitkilerle—özellikle bir fideyle—insan çocuğunun, insan bebeğinin
savunmasızlığının ne kadar paralel olduğuydu. Bitkilerin ayakları yok;
yürüyemiyorlar. Bildiğimiz kadarıyla yer değiştirebilen, “yürüyebilen” tek bir
tür var: Amazon Palmiyesi, yani Yürüyen Palmiye. Tripod gibi bir formu var; bir
sürü köküyle, ışığını yeterli bulmadığı yerde yön değiştiriyor ve bunu eski
köklerini kurutarak yapıyor. Burada elbette ev bitkilerinden söz ediyorum;
doğadakiler zaten bir şekilde gidiyorlar, ölüyorlar ya da direnç gösterip başka
bir şeye evriliyorlar. İnsanlarda da benzer bir şey var: Biz bir eve doğuyoruz;
belki orada ışık yok, su yok, sevgi yok, oksijen yeterli değil, belki biri
sürekli sigara içiyor ve biz ondan etkileniyoruz. Belli bir yaşa kadar—hatta
bazılarımız için belki hiçbir zaman—oradan gitmek mümkün olmuyor; bedenen
gitsek bile zihnen, ruhen gitmek çok zor olabiliyor. Bedensel olarak gidiyoruz,
belki başka bir ülkeye göç ediyoruz ama ruhen hâlâ o evin içinde kalmış
olabiliyoruz. Bu düşünce bana çok etkileyici geliyor. Bitkilerin familya
isimlerini aslında yapı olarak şöyle kullandım. Oyunun birinci kısmında kapı sürekli
çalıyor. Ev zilleri… Çeşit çeşit ev zilleri. Mutlaka senin çocukluğunda da o
zillerden biri seni bir ana götürmüştür. Tüylerin diken diken olur. Evde yalnızsındır.
Görünmediğin bir evdesindir. Biraz da bu hisle ilgilenmek istedim. “Aile yılı”
meselesinde özellikle çocukların bu ülkede ne kadar savunmasız olduğunu
düşündüğüm için, sanırım bitkilerle bu bağı kurdum. Çünkü bitkiler de nereye
koyulacağı söylenen varlıklar. “Camın kenarına koy” dersin, orada durur. “Şunu
yapacaksın” denir, onu yapar. Yapmak zorunda kalır. Sulanmadığında su
isteyemez; çünkü sulanması gerektiğini bilmez. Kendinin farkında değildir. Bu
paralellik üzerinden düşününce, kendimi—aslında hepimizi—evin bir eşyası gibi
hissetme fikri geldi. Lambaderi bu yüzden kafama entegre ettim. Bütün bedeni
bir kanava gibi kurdum. Kendi kendini sulayan, ışığa dönen, bekleyen bir beden.
Zil çalıyor. Telefon çalıyor. Telefonu da bu yüzden koydum. Dışarıdan gelen
şeyler… Müdahaleler. Aileye, aile içinden çocuğa gelen baskılar. Bu düşünce
böyle oturdu kafamda.
Pınar
Arabacı: İkinci bölümde
bedene ne yapması gerektiğini söyleyen, hiç susmayan bu komut dili ve
cinsiyetle kurulan ilişki senin için nasıl bir yerde duruyordu? Bitmeyen
komutlardan oluşan bu metinle dramaturjik olarak ne amaçladın?
Cemre Buğra Ün: Herhangi bir cinsiyet düşünmedim aslında. Sadece birey, yani bu ülkede herhangi bir çocuk. Eşcinsel olabilir, kadın bedeninde olabilir, erkek bedeninde olabilir. Kadın bedeninde erkek biri olabilir, erkek bedeninde kadın biri olabilir. Hiç önemli değil. Sadece o evlerde mutsuz olan ya da gerçekten o evin sadece bir eşyası gibi davranılan ve hâlâ toplum tarafından da “daha fazla çocuk doğurun, daha fazla olsun bunlardan” denilen kişi olarak düşündüm aslında kanavayı. O şeyler de, eylemler de bitmek bilmeyen eylemler; gerçekten çok sinir bozucu. Dinlerken de öyleydi. O anda akış ne getirdiyse o oldu. Hem fiziksel olarak bir sakatlığım vardı. Ayağım kırıldı. Henüz kırık olduğunu bilmiyordum. Onun el verdiği kadarıyla hem de yerdeki çimlerin, kafamdaki çimlerin elverdiği kadarıyla bir hareket dizgesi oluştu orada. O eylemlerde tamamen toplum ve ailenin çocuğa söylediği şeyler var; yani onları da bir süre sonra bitki dünyasıyla birleştirdim. Dikkat ettiysen “topraklan”, “çiçeklen”, “yeşillen”, “dallan”… Hep bir emir kipi, hep bir buyurma var. Bir şey yapman gerektiği söyleniyor ya; o klişe üzerinden gittim biraz.
Pınar Arabacı: Bu projenin üretim süreci senin için nasıl ilerledi? Performansta kullandığın objeleri—özellikle lambaderi ve halıyı—bulmak, çimlendirmek ve sahneye hazırlamak ne kadar zaman aldı?
Cemre Buğra Ün:Süreç aslında epey zamana yayıldı. Lambaderin yeşillenmesi yaklaşık on dört gün sürdü. Halı da aşağı yukarı on iki–on üç gün aldı. Halıyı bulmak başlı başına zordu; özellikle 80’ler ve 90’lardan, hepimizin evinde olan o yolluk görselini arıyordum. Uzun süre baktım ve sonunda Üsküdar’da bir eskicide buldum. Çimlenme süreci de sabır isteyen bir şeydi; ışık ve nemle sürekli ilgilenmek gerekiyordu. Teknik olarak, sahnede görünen nesneler kadar, onların öncesindeki bekleme ve tutup tutmayacağını izleme hâli de sürecin önemli bir parçasıydı.
Cemre Buğra Ün: Sanırım bu biraz devised çalışmanın verdiği bir şey. Çünkü ben bütün objelerle yalnızca performans günü çalıştım; o anda çalıştım. Öncesinde hiç nesnelerle prova almadım, hep objesiz çalıştım. Zaten onlar yeşillenme sürecindeydi ve ıslak oldukları için sürekli bakım istiyorlardı. Her gün sıvı veriyorsun, sıvı gübre veriyorsun, ısı veriyorsun. Onların üzerine basmak, bozmak, ezmek çok ciddi bir hasar demekti. Gerçekten en kıymetli şeyim onlardı. Evde hayvanlarım var, biliyorsun; onlardan da korumam gerekti. Zor ancak çok keyifliydi. Bütün bu süreçte her şeyi kafamın içinde yaptım. Aslında tek baktığım şey lambaderi kafama nasıl entegre ederim ve lambaderle neler yapabilirimdi. Ama hiçbir şeyi önceden belli bir harekete oturtmamıştım. Zaten düşüp ayağımı kırmadan önce kafamda başka şeyler vardı. Şöyle söyleyeyim: Performansa çıkacağımı ve açılışta hareket edeceğimi öğrendikten bir gün sonra düştüm ve ayağım kırılmış ama henüz kırık olduğunu bilmiyordum. Hazırlanmaya devam ettim. Tabii yapabileceklerim ister istemez sınırlandı. Aslında daha aktif, hareket olarak daha agresif bir şey düşünüyordum. Bir pufun üzerinde zıplayan daha sert bir formda bir çocuk, bir birey olmayı hayal ediyordum. Fiziksel durumum buna izin vermeyince, “ne yaparım, ne ederim” diye hem lambaderle hem de ayağımla bir araştırma sürecine girdim. Ama yine de hiçbir hareketi önceden belirlemedim. Daha çok fiziksel anlatıya yakın bir yerden ilerledi. Oyuncu kimliğimden tamamen uzak durmaya çalışsam da, ister istemez oralara kaymış olabilir. Performans yapıyorsam, oyuncu kimliğimle arama biraz mesafe koymam gerektiğini düşünüyorum. İki kimlik arasında ama hareketin ortada, bir yerde kaldığı bir alan benim için ideal. Objelere gelince; onlara zaten karar vermiştim. Telefon, lambader başı ve bir halı… Malzemelerimiz bunlardı. Ne ekleyebilirim diye düşündüm. Bir saç fırçası ekledim; dengelenmesi açısından bir kadın figürüne ihtiyaç hissettim. Çünkü tıraş bıçağı vardı, bahçe makası vardı, tıraş makinesi vardı. Bunlar bana biraz daha erkek kodlu geldiği için bir de fırça koydum.
Pınar Arabacı: Nesnelerle önceden çalışmadığını söyledin ama bedeni bu süreçte araştırmaya devam ettin. Sonra nasıl birleşti her şey?
Cemre Buğra Ün: Lambaderle ne yapabilirim, güvenliğim ne kadar, kafamda ne kadar ağırlık taşıyabilirim gibi sorulara baktım. Kullanacağım lambaderi performanstan bir gün önce aldım; kafaya entegre edilme sistemini de kendim diktiğim için buna bir-iki gün önceden karar vermem gerekiyordu. Çok ağırdı. Ayrıca kurumaması için nemli kalması gerekiyordu bu da nesnenin ağırlığını arttırdı. Halı da çok ağırdı. Pencerede duruyordu, çekiyorum ama gelmiyor. Kimse tutmuyor ama halı gelmiyor. O kadar ağır ki. Kuruydu ama üzerinde tohum vardı, ağırlık vardı. Öncelik malzemelerdi; çünkü onların yetişmesi gerekiyordu. Sonrasında metin çalışmaları ve ses kayıtları başladı. Onlarca kez kayıt aldım, onlarca kez eylem yazdım. Ben o eylem listesini otobüste yazdım, gece yazdım, sabah yazdım. Her yerde o vardı kafamın içinde. Sonra ses kaydı aldım. Toplamda 300–400 eylem çıkardım. İçlerinden hangileri birbirine daha uygun, hangileri projeyi daha doğru yansıtıyor diye eleyerek ilerledim. Prova ses kayıtları yaptım, onları kafamda çalıştım ve en sonunda metni son haline getirdim.
Pınar
Arabacı: Ses kaydında kendi sesini kullanman çok dikkat
çekici. Çünkü o ses bir yandan da baskının sesi gibi duyuluyor; aileden,
devletten, herhangi bir erkten gelen bir ses gibi. Bunu bilinçli bir tercih
olarak mı düşündün? Bu sesi artık içselleştirmiş bir ses olarak mı okumalıyız,
yoksa senin için başka bir yerden mi kuruluyor?
Pınar Arabacı: Performansın sonunda bir yapay
zeka sesi duyuyoruz. Bu sesi nasıl yorumladın? Neden bu sesle bitirmeyi tercih
ettin?
Cemre Buğra Ün: Şunu düşündüm: Bu devam edecek.
Her koşulda. Bu aynı zamanda bugünün meselesi. Evet, sahnede 80’ler–90’lar
halısı var, bir lambader başlığı var, biraz köhne duran bir ev telefonu var;
kablolu, 2000’lerden kalma. Antika değil ama artık çok da kullanılmıyor. Buna
rağmen anlattığı şey tamamen bugüne ait. Şu anda herhangi bir evde bir çocuk
bunu yaşıyor ve bir süre sonra başka biçimlerde yine yaşayacak. Belki yapay
zeka üzerinden konuşacak bunları, belki bir çiçek animasyonu üzerinden
anlamlandıracak, belki bir bilgisayar oyunu içinde karşısına çıkacak. Ama aynı
duygular devam edecek. Onu hissettirmek istedim. Biraz da küçük, espiritüel bir
yerden düşündüm. Bir bitkinin otomatik büyüme sürecini kaç farklı şekilde
anlatır yapay zeka? Kendi kendine devam eden bir şey. Başka türlü de
anlatılabilirdi belki ama bu biçimde, kendiliğinden akan bir sona dönüştü.
Pınar Arabacı: Aile kavramını nasıl tanımlıyorsun ve ev senin için ne ifade ediyor? 2025 Türkiye’sinde, otuzlu yaşlarında bir sanatçı ve bir kadın olarak bu kavramlarla nasıl bir ilişki kuruyorsun? “Aile Yılı”, aile seminerleri, devletin bu yöndeki politikaları senin hayatında nasıl yankılanıyor?
Cemre Buğra Ün: Aile, kendi üretimlerim ve bireysel varoluşum açısından hayatımda olmazsa olmaz bir yerde durmuyor. Bir birey zaten belli bir özle bir yere geliyor; aileyle ya da ailesiz. Devletin bugün tarif ettiği aile kavramıyla benim anladığım aile kavramı ise kesinlikle bağdaşmıyor. Buradaki aile anlayışı kadını kısıtlayan, kapatan, üretkenliğini törpüleyen bir yerden kuruluyor. Benim için aile, tam tersine, kadının merkezde olduğu; anaçlığın – anne olmaktan bahsetmiyorum burada- dişi olanın, üretimin merkeze alındığı bir alan. Bir erkeğin varlığı ya da yokluğu bu tanımda belirleyici değil. Ne kadar ket vurmaya çalışsalar, kendi aile tanımlarını bize dayatsalar da biz kendi dört duvarımızın içinde kendi ailelerimizi kurabiliyoruz. Benim ailem yetiştirdiğim ağaçlar, bitkilerim ve hayvanlarım. Bu aile, devletin istediği biçimde kurulmuş bir aile değil. İki kedim, bir köpeğim ve kendimle kurduğum bir aile bu. Ve bu aileyi ayakta tutmak, 2026 İstanbul’unda yaşamak, üretmeye devam etmek neredeyse varoluş sebebimiz hâline geldi. Buna üzülüyor ve yoruluyorum. Ancak pes etmeye de niyetim yok Benim için aile; üretmeye alan tanıyan, güven veren, koruyan, kollayan, hataları tolere eden bir zemin. Yeşillenmeye izin veren bir alan. Zaman zaman zorlayabilir, seni ışıksız da bırakabilir ama köklerini yakmaz, üstüne kezzap dökmez. Sen köklendikçe köklenirsin, yeşillendikçe yeşillenirsin. Belki onların istediği gibi olmaz ama devam edersin. Ben bugün tam olarak bu hâlin içindeyim ve köklerimi alıp hiçbir yere gitmek istemiyorum. Burada direnmek istiyorum. Gelelim ev tanımına. Kendi hikâyemle ilgili olarak, benim için ev biraz farklı bir yerde konumlanıyor. Biliyorsun benim evim babamın elleriyle yaptığı, bana ondan kalan bir mekan. Öncelikle bunun için çok değerli. Orayı diri tutmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Dışarıdan bakınca “neden bu kadar çalışıyorsun?” diyenler oluyor ama hiçbir şey göründüğü gibi değil. Çünkü benim evim yaşıyor. Ses çıkarıyor, konuşuyor. Yağmurun sesi var, rüzgârda pencerelerin ötüşü var, geceleri parkelerin sesi var. Eski olduğu için çok bakım isteyen bir ev. Her şeyi ile tek tek ilgileniyorum. Babam vefat ettikten sonra oraya alışmak çok zaman aldı, korktum. Ancak zamanla bütünleştik. Benim çok önemli bir parçama dönüştü evim. Şimdi ise bambaşka korkularla karşı karşıyayım. Kentsel dönüşüm nedeniyle bana babamdan kalan bu evi kaybedebilirim. Bu korku beni durduruyor. Bahçeye bile eskisi gibi bir şey dikemiyorum. Ağaçları taşımak, kesilme ihtimalleri beni çok yaralıyor. Hepsine rağmen bu mekândan bağımsız bir Cemre düşünemiyorum. Ev mi bana dönüştü, ben mi eve dönüştüm bilmiyorum ama sanatımın büyük bir kısmı bu mekânla birlikte nefes alıyor. Giden insanlar oluyor ülkeden. Görüyorum. Gtime isteğini ve ihtiyacını çok iyi anlıyorum. Fakat ben kendi gerçekliğimin içinden köklerimi alıp hiçbir yere gitmek istemiyorum açıkçası. Burada direnmek istiyorum. Burada köklenmek istiyorum. Buradaki Cemre nasıl olacak diye düşünüp düşlemekten vazgeçmek istemiyorum.
Pınar
Arabacı: Halıyı camdan dışarı sarkıtıyorsun; evin
içinden çıkıp dışarı taşıyor. Bizde halıyı silkelemek, havalandırmak gibi çok
tanıdık bir alışkanlık var. Bu hareket buraya mı referans veriyor, yoksa eve
ait olanın dışarı taşması, halının ağızdan çıkan bir dil gibi dışarı sarkması
mı var bu eylemde? Bir de halının altına girdiğin an var. Diz kapaklarını
hareket ettirdiğinde sanki yerin altından bir şey geçiyormuş, toprak
yarılıyormuş gibi bir yeraltı hissi oluşuyor. Bir noktada tamamen kapanıyorsun
ve seni değil, sadece yeşillendirdiğin alanı görüyoruz. Sanki doğanın içinde
kayboluyorsun. Bu hareketi sen nasıl kurdun, neyi çağrıştırmasını istedin?
Cemre Buğra Ün:
Bu hareket halı silkeleme, halıyı havalandırma eyleminden geliyor. Açıkçası bunu bir “dil” olarak düşünmemiştim; o da güzel bir okuma olmuş. Benim çıkış noktam daha çok halının üzerindeki yeşilliği güneşe kavuşturmaktı, biraz ışık almasını sağlamak. Seyirciyi çağırırken Şimdi ışığımı alıyorum, şimdi besinimi alıyorum” der gibi bir yerden kurmuştum o anı. Halının altında kaybolmam ise hem evin bir parçası olmakla hem de evin, bireyin ve doğanın aslında aynı bütünün parçaları olduğunu göstermekle ilgiliydi. Çünkü sonuçta hepimiz doğanın parçasıyız. Sadece pencereleri, kapıları açmıyoruz; doğanın içeri girmesine izin vermiyoruz. Çok klişe ama gerçek: İnsan bir yüzyıl ortadan kaybolsa her yer yeniden yeşillenir. Biz doğanın parçasıyız; doğa bizim değil. Evler, tuğlalar, lambalar, ürettiğimiz her şey de onun parçası. Oradaki hareket, performansın dilini hızlıca kurmak ve seyirciyi içine almak için tasarladığım mekanik bir başlangıçtı. Halının bir örtüye, bir yorgana dönüşmesi ve o anın çağrıştırdıkları, birçok kişide senin hissettiklerinle benzer olmuş. Doğayla uyum içinde bir birey imgesi ortaya çıkıyor. Çünkü benim için mesele doğayı içeri almaktı. Halıyı üzerime aldığımda şu duygu çok net geliyor: Ev bir yandan güvenlidir ama bir yandan da birtakım sırları saklar. Her ailenin bir sırrı, tekinsiz bir tarafı vardır. Performans sırasında halının altındayken de bunu her seferinde çok güçlü hissettim. Halının altına girip yattığım an, halı altına süpürülmüş olmak hissi geliyor. O halı imgesi; bastırılmış, pis, ailenin kötü hissettiren taraflarını çağrıştırıyor. Çünkü evet, bir aile var; bir de “aile” var. Ben orada doğrudan o bu enerjiyi arıyorum. Zaten sonrasında eylemler başlıyor ve gerilim tırmanıyor.
Pınar Arabacı: Telefonun çimlendirilmesi benim için çok katmanlı bir
imge. Bir yandan oyun kişisi bitkileri evcilleştiriyor mu, yoksa bitkiler onu vahşileştiriyor
mu diye düşündüm. Bir yandan da iletişimin evcilleştirilmesi mi söz konusu,
yoksa tam tersine iletişimin işlemez hâle gelmesi mi? Çünkü bir telefonun
içinden çimen çıkması, artık işlevini yitirmiş, terk edilmiş bir dünyayı da
çağrıştırıyor. Doğanın telefonu ele geçirmesi, senin onu çimlendirip sonra
tıraş etmen… Bütün bunları nasıl okumalıyız?
Cemre Buğra Ün: Ben telefonu daha çok dışarıdan gelen bütün seslerin, çağrıların ve buyrukların temsili olarak düşündüm. Çalsın telefon, çalsın zil… O sesler hep var olacak. Gerçekten yüz yıl sonra da çalacak ve aynı şeyler söylenecek: yap, et, yapma, etme. Bu toplumsal buyrukların çok uzun zamandır sürdüğünü göstermek istedim. Bir yandan da performansın ortak bir dili olsun istedim; telefon çok güçlü bir nesne, sesi var ve sürekli çalıyor. Çok sinir bozucu bir şey bu. Aile içinde çalan telefonları düşündüm hep. Evde gergin bir baba, gergin bir anne varsa o telefon çaldığında sanki herkes bir an durur, evin içindeki atmosfer gerilir. Ya da istenmeyen birinin araması, dedikoducu bir komşu… Dışarıdan gelen o kötü, rahatsız edici etkiler. Telefonu, aile çerçevesinin dışından bireyin üzerine yüklenen toplumsal baskıların bir unsuru olarak koydum. Ve bunun süreceğini düşündüm. Eğer sen bu seslere kulağını tıkamazsan, kendini sulamazsan, kendi ışığını aramazsan, kendi eyleminle köklerini yerinden oynatmazsan hiçbir yere gidemeyeceksin; orada kalacaksın. Hayatında hiçbir şey değişmeyecek. Ya da duymazdan gelerek yaşamaya devam edeceksin.
Pınar Arabacı: Kendini sulama ve kendini biçme
eylemleri de bununla ilgili o zaman…
Cemre Buğra Ün: Kesinlikle. Hem bireyin kendisiyle ilgilenmek zorunda kalmasıyla ilgili hem de bir ikiliği barındırıyor. Çünkü çocukken hepimiz böyleydik. Ben dokuz yaşında yemek yapıyordum; yeri geldiğinde kendi kahvaltımızı hazırlıyor, kendi bakımımızı kendimiz üstleniyorduk. Bir şekilde kendi kendimizi büyüttük. Bu sadece fiziksel beslenme değil; özünde, ne olursa olsun kendine bakım vermesi gereken kişinin yine kendin olduğunu fark etmekle ilgili. Burada aileye tamamen sırt çeviren bir yerden de konuşmuyorum. Aksine, bunu biraz umut olarak koydum. Çünkü her şeye bu kadar karamsar bakarsak gerçekten yaşamak zorlaşır. Verimli bir ortamın ne kadar belirleyici olduğunu hepimiz biliyoruz. Telefonu tıraş etme meselesi de bu bağlamda okunabilir. Ben bunu bir çocuk bedeni üzerinden okudun ama ev içi emek üzerinden de okunabilir; zaten herhangi bir cinsiyet ya da yaş tanımı yok. Benim çıkış noktam “birey”di. Hepimiz bir şekilde ehlileştirilmeye çalışılıyoruz: “Öyle oturma, babanın yanında böyle yapılmaz, büyüklere ses çıkarılmaz…” Bu tekrarlar birikiyor, üzerimizde bir şeyler büyüyor. Birinde çim olur, bir başkasında kaktüs; diken çıkarabilir ya da kuruyabilir. Yeşil olan her zaman doğru ya da sana uygun olan olmayabilir. Kesici aletlerin çokluğu da tesadüf değil. Tıraş makinesi, jilet, bahçe makası… Hepsi farklı biçme, düzeltme, şekil verme araçları. Hem evcilleştiriliyoruz hem de o evcilleştirme araçlarıyla kendimizi biçmeye zorlanıyoruz. Ama aynı zamanda, bize sunulan bu ortamın içinden kendimizi yontma, dönüştürme imkânımız da var. Bu yüzden bu tasarı benim için umutlu bir yere açılıyor.
Cemre Buğra Ün: Kadın ya da erkek hiç fark etmez; yeniden ekip biçmek mi, yoksa üzerine çimlendirilenlere şekil vermek mi, bunu izleyici nasıl okuyor bilmiyorum ama benim için mesele evcilleştirme ve ehlileştirme üzerinden işliyor. Hepimiz bir şekilde buna maruz kalıyoruz. Nasıl oturulacağı, nerede nasıl davranılacağı, kime nasıl seslenileceği… Bunların hepsi üzerimizde bir şeylerin büyümesine neden oluyor. Benim üzerimde çim büyüyor olabilir, başkasında kaktüs büyür; biri diken çıkarır, biri kurur. Orada yeşil bir şey olmak zorunda da değil aslında. Dolayısıyla üzerimizde büyütülen şeylerin her zaman doğru ya da bize uygun olup olmadığını sorgulamak istedim. Bu yüzden okuma kadın üzerinden de yapılabilir, erkek üzerinden de. Kadın bedeninde olduğum için böyle okunması çok doğal ama çıkış noktam cinsiyet değildi. Ev işi meselesi de buradan geliyor. Halı, lamba gibi nesneler üzerinden ev içi emeğe referanslar kurulabiliyor; bu da çok meşru bir okuma çünkü bu işler hâlâ kadınlara kodlanıyor. Fısfıslamak hem sulamayı hem de toz almayı çağrıştırıyor. Tıraş meselesi de öyle. Kadın bedeninin kılsızlaştırılması başlı başına bir tahakküm biçimi ve ben kendimi tıraş etmeye başlıyorum; üstelik erkeklikle kodlanmış aletlerle. Makasla, jiletle, bahçe makasıyla… Yeşillenmiş alanları sanki bir kumaş keser gibi kesiyorum. Kesici aletlerin girdiği yerle, söylenen emirlerin çakışması da bunu pekiştiriyor. Orada evcilleştirmeye dair bir eleştiri var ama aynı zamanda şunu da söylüyorum: Evet, evcilleştiriliyoruz ama bize sunulan ya da dayatılan ortamdan kendimizi yontma, biçme, dönüştürme imkânımız da var. O yüzden işin sonu benim için umutlu bir yere gidiyor. Halıdaki yeşil alanı kesip daha geleneksel halı motifini geride bırakmak, köklerden kopmak değil ama o köklerle birlikte başka bir yere gidebilme cesareti. Bu fiziksel olmak zorunda da değil; ruhen de olabilir. Benim için annemin evinden çıkmak, babamın evine yerleşmek bile çok zor bir süreçti. Üniversiteye gitmek de öyle. Bu toplumda evden ayrılmak hep bir suçluluk duygusuyla geliyor. Sanki terk ediyormuşsun gibi hissettiriliyor. Çünkü bu aile yapısı suçluluk üzerine kurulu. Ama doğduğumuz toprak, aldığımız su, gördüğümüz ışık bizi böyle bir birey yaptıysa, bunu dönüştürme ihtimalimiz de her zaman var. Üzerimizde yetiştirilen yanlış kalıpların, davranışların, inançların değişebileceğine inanıyorum. Bu işi oraya bağlamak istedim.
Pınar Arabacı: Judith Butler toplumsal cinsiyetin tekrar eden eylemlerle kurulduğunu söyler. Simone de Beauvoir da “kadın doğulmaz, olunur” der. Senin performansında da tekrara dayalı bir hareket dizgesi var. Bu hareketleri nasıl kurdun? Bu tekrar senin için neye denk geliyor?
Cemre Buğra Ün: Hareket dizgesini cinsiyet üzerinden kurmadım ama doğada toprağı işleme, ekme, yolma, kökten kavrama gibi eylemleri çocukken gördüğümüz jestlerle birleştirdim. Parmak sallamak, ampul çevirmek, deli işareti yapmak gibi gündelik jestlerle; hasat, meyve toplama, çapalama gibi doğa eylemleri birbirine karışıyor. Bunlar hem bir çocuk bedeninden, hem bir ebeveyn bedeninden, hem de doğayı işleyen bir insanın bedeninden okunabilecek hareketler. Gittikçe bu katmanlar birbirine çarpıyor ve doğa–insan paralelliği ortaya çıkıyor. Bu tekrarlar bana göre bir şiddet biçimi. Çünkü bunların hepsi bize dışarıdan öğretiliyor. Dokuz yaşında yemek yapmış olmam bile bunun bir parçası. Kadın ya da erkek ayrımından ziyade, bireyin maruz kaldığı tekrar eden ritimler, ev içi ve toplumsal eylemler benim için asıl mesele. Bunları içselleştirmek zorunda bırakılıyoruz ve performansta bunu görünür kılmak istedim.
Cemre Buğra Ün: Saye Kolektif'e ve özellikle Eda'ya bana bu alanı açtıkları ve destekleri için , sana da bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Fotoğraf: Görkem Çetinkaya











Yorumlar
Yorum Gönder